|
İlim ve irfan
İlim yani biraz daha evrim geçirmiş anlamıyla bilim; ciddi bir duruşla, gerçekliğiyle, kesinliğiyle biraz sanki yukarıdan bakar irfana. Malum kendisi büyük çoğunluğa, büyük oranda kabul ettirilebilir, bu da ona ciddi bir güven verir. Kibir vardır içinde gerçekliği ve doğruluğuyla karışık.
İrfan ise; bilgiye dayanmadan, sevgi ve sezgi yoluyla ulaşılan hakikat… Yumuşak dokusuyla, gülümseyen bir kelime… Daha tekil, daha öznel sonuçları olan… Alçakgönüllü ve sevecen…
Bu bir birinden olanca ayrı gibi görünen iki kelime, aslında birbirlerine çok muhtaçlar. Tıpkı tüm zıtlıklarda olduğu gibi, içimizdeki ve evrendeki her şeyin zıddıyla var olabildiği gibi. Ayrılıkları, her ikisini de sığlaştırıyor, anlamlarını yontuyor, birinin kibrini diğerinin alçakgönüllülüğünü hiç ediyor.
Günümüzdeki insanların artık çokça çeşitlenen ilimlere ulaşması eskiye nazaran gayet kolay. Üniversiteler okuyor, birinciyle yetinmiyor ikinci bölüme yetişiyor, mastır, doktora derken dolmaya çalışıyoruz. İnternet her ne kadar zorbaca ansiklopedilerin yerine geçmiş olsa da, aradıklarımızı parmaklarımızın ucuna getiriyor. Dünyanın öbür ucunda neler olduğunun anında farkında oluyor, kolaylıkla mekansal uzaklığa rağmen iletişim kurabiliyoruz. Ama olumlu yanları kadar bu bilgi bombardımanın, olumsuz yanları da mevcut… Mesela ne kadar düşünüyoruz onca okuduğumuz üzerine, yada o öğrendiklerimizden beklentimiz neler, öğrendiklerimizi nasıl bütünlüyoruz, bize ne kazandırıyor, nasıl hizmet ediyor, biz mi seçiyoruz neyi öğrenmek istediğimizi!?
İlim defterimize yazdığımız her şey, besliyor mu gönlü… Yoksa sadece ezberleyip uygun ortamda ve zamanda bizi alkışlatmaları için mi yoruyoruz gözümüzü ve beynimizi. Bazı insanları görüyoruz yürüyen kütüphane gibi ya da alanın da çok uzman ama sadece bir noktaya kadar. Un var, şeker var ama helva bir türlü olmuyor. Ya tatsız, ya pişmemiş, ya yanmış…
İnsana hep iki kulak, iki göz verilmesinin hikmetini düşünüyorum. Bunun da cevabını aslında bu iki kelimede buldum ben. Gözümüzün biri içimize, kendimize bakmalı hep… Diğeri dışarıya, cümle aleme… Biri ilme hizmet etmeli, diğeri irfana. Ama ikisi aynı çalışkanlıkla… Kulaklarımızın biri kendimizi duymalı hep, diğeri tüm alemi… Biri ilmi getirip, diğeri irfana götürecek. İkisi beraberken ancak kamil noktaya varılacak.
İlim ve irfan kelimesi, bana çeşitli meslek guruplarının da farklılığını düşündürüyor. Sanatçılar ilmi temel edinip irfan ile yaratanlar… Hayal güçleriyle, sezgileriyle, sınırsızlıklarıyla var edenler… Ve bilim adamları daha dar bir alanda çalışıp, ciddi, temkinli adımlarla bir yoldan yürüyenler.
İlimin makbul olanı insana ve insanlığa hizmet eden; ona ademi ve alemi anlatanıdır. Bütünü hedefleyenidir. İlimsiz irfan olursa kimi bağlar, irfansız ilim olursa neye yarar.
Yunus Emre’nin dediği gibi;
İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen,
Ya nice okumaktır.
Adem, alemin zerre hali ama aynı varoluş formülüyle... İnsan kendini anlarsa alemi de anlar, alemi anlarsa kendini anlamlandırır.
Fuzuli de derki;
İlm kesbiyle rütbe-i rif’at
Arzu-yı muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var alemde
İlm bir kıyl u kal imiş.
Yani ilimle bir yere ulaşılamayacağını, bir anlamda onun dedikodudan ibaret olduğunu ve insanı gerçeğe ulaştıracak yolun aşk olduğunu söyler.
İlimle beyin doldurulamaz, ne kadar öğrenirsek öğrenelim sona varılmaz. Ama aşkla yüreği doldurup taşırabilir insan. Ve huzuru verecek olan da aşktır. Gönül bilgisi ancak besler insanı…
İlimsiz irfan olursa kimi bağlar, irfansız ilim olursa neye yarar.
|